SHERLOCK HOLMES: A GAME OF SHADOWS (2011)

SHERLOCK HOLMES: A GAME OF SHADOWS (2011)
Robert Downey Jr.’ın her zamanki gibi muhteşem oynadığı ve ilkinden daha ciddi bir tona sahip olan ama bir o kadarda mizahı elinden bırakmayan “Sherlock Holmes: A Game of Shadows” ilkini kesinlikle aratmıyor. Özellikle Guy Ritchie’nin diğer filmlerinde olduğu gibi yeterince etkileyici kullandığı slow-motion gayet başarılı! Heyecanı ve sürprizleri elinden bırakmayan senaryosu sayesinde seyirci filmi tekrar izlediğinde ilk izleyişte yakalayamadığı bir sürü şeyi yakalayacağı gayet açık. Sanat yönetimi ve Hans Zimmer’ın bestelediği müzikleri ise ilk filmde olduğu gibi süper! Bunun yanında Noomi Rapace’in Rachel McAdams’ın kadın oyuncu yerini dolduramaması ise filmin baş eksiği.

NOT: B+

DET SJUNDE INSEGLET (THE SEVENTH SEAL) (1957)

DET SJUNDE INSEGLET 
(THE SEVENTH SEAL) (1957)
1000. filmim olma özelliğini taşıyan, Cannes Film Festivali’nde Juri Özel Ödülünü alan ve Altın Palmiye’ye aday olan “The Seventh Seal”, ölüm ile yaşam arasındaki pamuk ipliğine bağlı ince çizgiyi satranç oyununa benzeten bir Ingmar Bergman klasiği. Her sahnesi tekrar tekrar incelenerek izlenmesi gereken bu film, veba salgını olduğu zamanlarda ölüme karşı satranç oynayarak hayatını tekrar kazanmaya çalışan bir şovalyenin Tanrı’yı bulma arayışını gösteriyor. Yer yer aşka dair güzel repliklerin bulunduğu ve yönetmenin seyirci ile iletişime girdiği sahneler ise etkileyici. Adını son Yeni Ahit kitabından alan “Yedinci Mühür” kutsal kitapları koruma altına alan yedi sembolik mührü temsil etmektedir. Tekrar izlendiğinde değeri daha da artacak olduğuna inandığım bu film her sinema severinin izlemesi gereken bir yapıt. Ayrıca, ses kurgusu ve sanat yönetimi gerçekten görülmeye değer.

Cannes Film Festivali Ödülleri
– Jüri Özel Ödülü: Ingmar Bergman

Cannes Film Festivali Adaylıkları
– Altın Palmiye: Ingmar Bergman

NOT: A-

GÖNÜL YARASI (LOVELORN) (2005)

GÖNÜL YARASI (LOVELORN) (2005)

İstanbul herkesin kalbini en az bir kere kırıyor ne yazık ki. Öyle ya da böyle… Belki de İstanbul değil kalbimizi kıran bizim İstanbul’a getirdiklerimizdir, ama şurası kesin İstanbul’da ortaya çıkıyor her şey. İşte ana hikayenin İstanbul’da geçtiği “Gönül Yarası” da aşkı, hayal kırıklıklarını ve aile ilişkilerini bir çok açıdan muhteşem bir şekilde ele alıyor. 
Nazım (Şener Şen) yaşını başını almış Mardin’de görev yapan bir öğretmendir. Emekli olup İstanbul’a dönmeye karar verir. Bugüne kadar ne kadar gelmiş geçirmiş olsa da, İstanbul’a geldiği anda Dünya (Meltem Cumbul) ile tanışır ve işler değişir. Öte yandan Dünya’yı deliler gibi seven eski kocası Halil (Timuçin Esen) ona tamamiyle bağımlı olmuş durumda ve onu kaybetmesine rağmen hala kaybetme korkusu ile hareket etmektedir. Sonuçta o da Dünya’yı bulmak için İstanbul’a gelir ve Nazım kendini bu ikili arasında buluverir. 
Gönül Yarası’nda Şener Şen en iyi oyunculuğunu sergilemekle kalmıyor, aynı zamanda insana çok yakın bir karaktere can veriyor. Onun yanında diğer karakterlerde ise Meltem Cumbul dahil herkes karakterini eksiksiz bir şekilde yerine getiriyor. Kabacası hiç kimse karakterinde sırıtmıyor. 
Filmin eksik yanı ise genelde teknik açıdan. Özellikle iki sahnede mikrofonun belirgin bir şekilde gözükmesi Türkiye’yi o sene Oscarlar’da temsil etmesi düşünülen bir filme yakışmıyor malesef.  
Ayrıca Yavuz Turgul’un bana göre imzası olan bar sahnesi her filminde oldugu gibi (Av Mevsimi, Eşkiya, Kabadayı*) bu filminde de var.
Şener Şen’in muazzam bir oyunculuk sergilediği “Gönül Yarası” mutlaka izlenmesi gereken bir Türk klasiği ve gerçek bir İSTANBUL filmi. Bravo!

* Yavuz Turgul sadece Av Mevsimi ve Eşkiya’yı yazıp yönetti. Kabadayı filminin sadece senaryosu ona ait.

NOT: A-

THE WOLF MAN (1941)

THE WOLF MAN (1941)
Hollywood’un ikonik figürlerinden biri olan Kurt Adam bu film ile beyazperdeye taşınıyor. 1941 yapımlı olan filmin senaryosunun bu zamanda bakıldığında çok zayıf olduğu anlaşılıyor.
Hikayede Larry Talbot evine uzun bir aradan sonra geri döner. Evine tekrardan alışmaya başladığı sıralarda babası tarafından tamir etmesi için verilen teleskop yardımıyla bir kız farkeder. Kızla tanıştıktan sonra falcıya gidilir. O sırada Larry Talbot bir kurt (aslında bir kurt adam ama anlaşılmaması için kurt olarak yapılmış) tarafından ısırılır. Böylece yavaş yavaş Kurt Adam’a dönüşüm süreci başlar.
Makyajın öne çıktığı bu filmin baş rolünde Kurt Adam olarak oynayan Lon Chaney Jr. yeterince iyi olmayan bazen vasat bir performans sergiliyor. Pagan sembolü olan şeytani bir sembolle alakası olmayan beş köşeli yıldız ise biraz komik…

NOT: B-

SPARTACUS (1960)

SPARTACUS (1960)

Tarihi olaylardan ve Howard Fast’in romanindan esinlenilmis Spartacus, Kirk Douglas’in 1959 yilinda William Wyler’in yonettigi, en iyi erkek oyuncu ve en iyi film dahil olmak uzere 11 dalda Oscar alan Ben-Hur filminin bas rolunu Charlton Heston’a kaptirmasindan sonra hem idareci yapimciligini hemde basrolu alarak, duygusal anlamda etkileyici bir epic filmden cok Kirk Douglas’in kendi egosunu tatmin etmesini gosteren bir film olarak karsimiza cikiyor.
Boyle buyuk bir teoriyi niye ortaya atiyorum? Kirk Douglas’in simdi ikoniklesmis rolu olan Spartacus’un aslinda filmde ona hic uymadigi cok acik bir sekilde goruluyor. Fiziki anlamda Spartacus’u tam anlamiya tamamlamasina ragmen filmde kahraman olarak kendini cok fazla on plana cikarmasi ve yeterince inandirici bir lider olarak yansitamamasin filmin zayif noktasi. Yakin zaman Roma filmlerinden Gladiator’e baktigimizda Russel Crowe’un performansiyla seyirci tam anlamiyla karakterle bir olurken ve film tamamiyle gercek olmayan bir tarihi olay olan bir gladyatorun Roma imparatorunu tahttan indirmesini seyirciye inandirirken, Spartacus gercek bir olay olmasina karsilik Douglas’in rol uyusmamazligi nedeniyle yer yer duygusal anlamda inandiriciliktan uzak bir film oluyor ozellikle Spartacus ile Varinia arasindaki ask hikayesi.
Ayrica filmin yonetmenligini Anthony  Mann’a veren Kirk Douglas (Mann daha sonra Spartacus’ten daha az bilinen basrollerini Charlton Heston ve Sophie Loren oynayan El Cid adli sinema tarihinin en iyi epic filmlerinden birini cekti.) cekimlerin ilk haftasindan sonra Mann’i kovup yerini Stanley Kubrick’e vermesi de Douglas’in nasil kendi istegi dogrultusunda filme yon verdiginin baska bir kaniti.

Filmde en goze carpan oyuncu performansi gladyator okulunun sahibi olan Lentulus Batiatus rolundeki Peter Ustinov. Spartacus’la En Iyi Yardimci Erkek Oyuncu Oscar’i alan Ustinov karakterini muhtesem dogal oynuyor ve sahneye her ciktiginda filmi daha da izlenir kiliyor.
Filmin teknik yonune gelirsek her Stanley Kubrick filminde oldugu gibi muhtesem. Sanat yonetiminden kostum tasarimina kadar her detay en ince ayrintisina kadar islenmis durumda. Ve herzamanki gibi goruntu yonetmenligi harkulade ozellikle gunumuzde bilgisayar efektleriyle yapilan fakat bu filmde 8,000 kisinin kullanildigi savas sahneleri muazzam. Filmin teknik acidan tek eksik yonu Kubrick’in bazi sahneleri dogal ortam yerine sette cekmeyi terchi etmis olmasi. Yer yer filmde, arkadaki fonun gercek olmadigi bariz bir sekilde belli oluyor. Ozellikle Spartacus’la Varinia’nin ilk kez birbirleri ile ozgur bir sekilde konustuklari sahnede arka plan acayip derecede sahte. Boyle bir filmde boyle bir teknik yetersizlik ozellikle zamaninin epik filmleri ile karsilastirildiginda (Ben-Hur, El Cid) gercekten sasirtiyor.
Sonuc olarak Spartacus, epik savas sahneleri ve detayli sanat yonetimi ile ne kadar gorulmeye deger olsada, inandiriciliktan uzak olan ask hikayesi ve Kirk Douglas’in kendini her sahnede one cikaran 3 saatlik Spartacus, Lawrence of Arabia (1967) veya Ben-Hur gibi epik klasikler arasina giremiyor.

“Spartacus” Kirk Douglas’ın kendi egosunu tatmin ettiği bir film olsada, en ince ayrıntısına kadar işlenen teknik detaylar görülmeye değer.

Oscar Ödülleri
– En Iyi Yardimci Erkek Oyuncu: Peter Ustinov
– En Iyi Goruntu Yonetimi
– En Iyi Sanat Yonetimi
– En Iyi Kostum
Oscar Adaylıkları
– En Iyi Kurgu
– En Iyi Orjinal Muzik

NOT: B